

Dario Argento, Amerikan-İngiliz (Anglosakson) korku
sineması dışındaki korku filmi yönetmenlerinin en
önemlilerinden biri ve de en ünlüsü. Bu konumu nedeniyle
hararetli tartışmaların da konusu olabiliyor. Farkında olunmadan,
Argento üzerine tartışmalar aslında Anglosakson ve Avrupa korku
sineması geleneklerinin karşılaştırılması eksenine oturabiliyor.
Böylesi bir dikotominin ilk akla gelebilecek, ama aslında en önemli
olmayan öğesi, Argento filmlerinin tavizsiz biçimde kanlı ve grotesk
sahneler içermesi. Suspiria’da (1977) bıçaklanan genç bir kızın göğüs
kafesi içinde hâlâ çarpmakta olan kalbinin de son bir bıçak
darbesiyle deşilmesinin ve akabinde kalbin üzerindeki yaranın
dahi yakın plan gösterilmesinden, yönetmenin bir önceki filmi
Uykusuz’da (Non ho sonno, 2001) bir kadının ağzının ve gözlerinin
oyulmasının perdeye yansımasına kadar bunun çok sayıda örnekleri
var. Kuşkusuz, Amerikan sineması da geçmişte çok sayıda ‘gore’*
filmi üretmişti ama kabaca son 15-20 yılda Hollywood’un bu konuda
nispeten çok daha ‘özenli’ davranıp, ‘hassasiyet’ gösterdiği
düşünüldüğünde Argento’nun hâlâ böyle filmler yapıyor olması,
onu, sanki Hollywood’un anti-teziymiş gibi bir konuma oturtabiliyor.
Ama bu ‘daha çok kanlı/daha az kanlı’ bahsindeki fark, esas itibariyle
konjonktürel sansür ve otosansür mekanizmalarından kaynaklanan bir
fark olarak açıklanabileceği için ikincil bir öneme sahip.
Argento sineması hakkında eleştirmen çevrelerinde yaygın bir kanaat,
Argento’nun görsellik -aslında buna işitselliği de eklemek gerekir-
uğruna senaryoyu, karakterizasyonu ve oyunculuğu ihmal ettiğidir.
Senaryo bahsinde getirilen genelgeçer eleştirilerin Argento filmlerinin
geneli açısından pek elle tutulur bir yanı olmasa da Argento’nun çok iyi
bir ‘oyuncu yönetmeni’ olmadığı bir gerçek. Ancak burada dikkat edilmesi
gereken asıl husus, aslında görsellik ve de işitsellik açısından pek bir ayırt
edici özelliğe sahip olmazken, senaryo, karakterizasyon ve oyunculuk
açısından dört dörtlük filmlere, aynı camia tarafından “senaryo,
karakterizasyon ve oyunculuk uğruna görselliği ve işitselliği
ihmal etmiş” eleştirisi getirilmesinin çok daha nadir olduğu!
İşte tam da bu noktada, belirli bir kültürel geleneğin,
şartlanmanın, alışkanlığın kendisini evrensel, biricik
ve esas doğru olarak dayatması veya kendisini öyle
sanmasının tezahürü söz konusu. Yani Anglosakson
korku sinemasının dar kalıplarını merkez alan bu tutum,
başka sinema geleneklerinde başka paradigmaların geçerli
olabileceğini ve farklı paradigmaların aynı derecede meşru
olduğunu es geçmektedir. Güzel sanatlar kökenli Mario Bava
(1914-1980) gibi İtalyan yönetmenler, Kıta Avrupası’ndaki
bambaşka bir geleneği temsil ederler ve Argento,
bu geleneğin günümüzdeki temsilcisidir.
Hitchcock, kendi yaklaşımını “buzluk etkisinden kaçınmak” olarak
açıklamıştır: Filmden çıkıp evine giden bir seyircinin buzluktan
bir bira çıkarırken aniden kendine “hey, bir dakika!” deyip
duraksadığı -filmin anlatısı içindeki bir hatanın birdenbire
farkına vardığı- an. İşte Hitchcock, bundan kaçınmak için elinden
geleni yapmıştır. Söz ettiğimiz ‘öteki’ paradigmada ise dert farklıdır
. Anlatı, yönetmen ile izleyicinin paylaştıkları bir hayret, dehşet ve temaşa
dünyasına sıçrayabilmeleri için bir tramplen işlevi görür ve bu niyetle inşa
edilir. Ancak bunun ötesinde Argento ile Hitchcock sinemaları arasında
ortak noktalar da yok değil ve zaten Argento özellikle kariyerinin ilk
yıllarında “İtalyan Hitchcock’u” olarak nitelendirilmişti. Argento
filmlerinin neredeyse tamamına yakınının odağını algının
(görsel ve/veya işitsel) sorunsallaştırılması oluşturur ki
Hitchcock’la (özellikle Vertigo’yu düşünün) paralellik
buradadır. Görülen (ve/veya duyulan) şey, bunun nasıl
algılanmış olduğu ve bu algı ile gerçek arasındaki açı
sorunu, Argento filmlerini baştan sona kaplar. İlk filmi
olan Kristal Tüylü Kuş’ta (L’ucello dalle piume di cristallo,
1970) bir turist, camdan iki kapının arasına sıkışır ve bir
cinayet teşebbüsünü parça buçuk görür.
Film boyunca aklına sürekli bir şey takılacak, fakat
bunun ne olduğunu filmin sonuna kadar çıkaramayacaktır.