Category Archives for Korku Sineması

Testere 5, 24 Ekim’de sinemalarda!

image

Kendisine milyonlarca fan edinerek bir fenomene dönüşen testere serisinin

5. fimi 24 Ekim tarihinde vizyona girecek. Yeni filmde Hoffman, Jigsaw efsanesini

devam ettirecek son kişi görünümündedir.Ve bu sırrı korumak için vahşet saçmaktan kaçınmayacaktır…

Amityville Horror’ın devamı çekiliyor!

image

Mgm film stüdyoları, klasik korku filmi Amityville Horror’ın devam

filmi için hazırlıklara başladı. İsmi henüz açıklanmayan

bir senaristle anlaşan Mgm, Amityville Horror’ın devamında

“ev” konulu korku filmini modern teknolojinin öğeleriyle birleştirmeyi planlıyor.

Yeni filmin perili evi büyük bir ihtimalle ileri …

Bu kız yanıyor

Gerçek yamyamlar

Hindu Aghori tarikatı üyeleri ölümsüzlük ve doğaüstü

güçleri kazanmak için insan etini çiğ olarak yerler..


Tecavüz’ cü cin videosu!


1408 - 1408 Numaralı Oda

Filmin Kısa Özeti:

Mike Enslin, doğaüstü olaylar üzerine

kitaplar yazan başarılı bir yazardır.

Yine doğaüstü olaylara odaklanan son kitabı için araştırma

yaparken Dolphin Oteli’nin 1408 numaralı odasında

bir takım gizemli olayların olduğunu keşfeder.

Geçmişte kitapları için yaptığı çalışmalardan elde ettiği

bilgilerden, 1408′in önemli bir mit olduğunu anlayacaktır.

Otel yöneticisi Mr. Olin’in de olaylara karışması ile herşey

ürkütücü bir boyuta varır. 1408′in korkutucu geçmişini

çözmeye çalışmak, hiç de kolay olmayacaktır.

Stephen King’in 1408 isimli kısa öyküsünden uyarlanarak

beyazperdeye aktarılan film, John Cusack ve

Samuel L. Jackson gibi güçlü isimleri barındırıyor.

1408′in, ünlü korku romancısının en beğenilen

öykülerinden biri olduğu düşünülürse filmin nasıl

olacağı da merak konusu… Şeytana Karşı ve Raydan

Çıkanlar gibi etkileyici gerilim filmlerinden sonra

yönetmen Mikael Håfström’ün kesinlikle güven yarattığını söyleyebiliriz.

Cd1

Cd2


İyi Sanslar Chuck

İyi Sanslar Chuck

Ruh Gecesi

Ruh Gecesi


Resimdeki Hayalet

tür: Gerilim

oyuncular: Rachael Taylor, Joshua Jackson,

Fotoğraf sanatçısı Ben ve eşi Jane, bir çekim için Tokyo’ya gitmektedir.

Mt. Fuji dağ yolunda bir kadına çarparlar, ancak arabadan indiklerinde

kadından hiçbir iz bulamazlar. Ben, pahalı bir fotoğraf çekimi sonrasında

, fotoğraflarda insana benzeyen beyaz karaltılar görür.

Jane fotoğraflardaki bu beyaz karaltının çarptıkları

kadına ait olduğunu ve onu yol üzerinde ölüme terk

ettikleri için intikam istediğini düşünmektedir.

Dario Argento

Dario Argento, Amerikan-İngiliz (Anglosakson) korku

sineması dışındaki korku filmi yönetmenlerinin en

önemlilerinden biri ve de en ünlüsü. Bu konumu nedeniyle

hararetli tartışmaların da konusu olabiliyor. Farkında olunmadan,

Argento üzerine tartışmalar aslında Anglosakson ve Avrupa korku

sineması geleneklerinin karşılaştırılması eksenine oturabiliyor.

Böylesi bir dikotominin ilk akla gelebilecek, ama aslında en önemli

olmayan öğesi, Argento filmlerinin tavizsiz biçimde kanlı ve grotesk

sahneler içermesi. Suspiria’da (1977) bıçaklanan genç bir kızın göğüs

kafesi içinde hâlâ çarpmakta olan kalbinin de son bir bıçak

darbesiyle deşilmesinin ve akabinde kalbin üzerindeki yaranın

dahi yakın plan gösterilmesinden, yönetmenin bir önceki filmi

Uykusuz’da (Non ho sonno, 2001) bir kadının ağzının ve gözlerinin

oyulmasının perdeye yansımasına kadar bunun çok sayıda örnekleri

var. Kuşkusuz, Amerikan sineması da geçmişte çok sayıda ‘gore’*

filmi üretmişti ama kabaca son 15-20 yılda Hollywood’un bu konuda

nispeten çok daha ‘özenli’ davranıp, ‘hassasiyet’ gösterdiği

düşünüldüğünde Argento’nun hâlâ böyle filmler yapıyor olması,

onu, sanki Hollywood’un anti-teziymiş gibi bir konuma oturtabiliyor.

Ama bu ‘daha çok kanlı/daha az kanlı’ bahsindeki fark, esas itibariyle

konjonktürel sansür ve otosansür mekanizmalarından kaynaklanan bir

fark olarak açıklanabileceği için ikincil bir öneme sahip.

Argento sineması hakkında eleştirmen çevrelerinde yaygın bir kanaat,

Argento’nun görsellik -aslında buna işitselliği de eklemek gerekir-

uğruna senaryoyu, karakterizasyonu ve oyunculuğu ihmal ettiğidir.

Senaryo bahsinde getirilen genelgeçer eleştirilerin Argento filmlerinin

geneli açısından pek elle tutulur bir yanı olmasa da Argento’nun çok iyi

bir ‘oyuncu yönetmeni’ olmadığı bir gerçek. Ancak burada dikkat edilmesi

gereken asıl husus, aslında görsellik ve de işitsellik açısından pek bir ayırt

edici özelliğe sahip olmazken, senaryo, karakterizasyon ve oyunculuk

açısından dört dörtlük filmlere, aynı camia tarafından “senaryo,

karakterizasyon ve oyunculuk uğruna görselliği ve işitselliği

ihmal etmiş” eleştirisi getirilmesinin çok daha nadir olduğu!

İşte tam da bu noktada, belirli bir kültürel geleneğin,

şartlanmanın, alışkanlığın kendisini evrensel, biricik

ve esas doğru olarak dayatması veya kendisini öyle

sanmasının tezahürü söz konusu. Yani Anglosakson

korku sinemasının dar kalıplarını merkez alan bu tutum,

başka sinema geleneklerinde başka paradigmaların geçerli

olabileceğini ve farklı paradigmaların aynı derecede meşru

olduğunu es geçmektedir. Güzel sanatlar kökenli Mario Bava

(1914-1980) gibi İtalyan yönetmenler, Kıta Avrupası’ndaki

bambaşka bir geleneği temsil ederler ve Argento,

bu geleneğin günümüzdeki temsilcisidir.

Hitchcock, kendi yaklaşımını “buzluk etkisinden kaçınmak” olarak

açıklamıştır: Filmden çıkıp evine giden bir seyircinin buzluktan

bir bira çıkarırken aniden kendine “hey, bir dakika!” deyip

duraksadığı -filmin anlatısı içindeki bir hatanın birdenbire

farkına vardığı- an. İşte Hitchcock, bundan kaçınmak için elinden

geleni yapmıştır. Söz ettiğimiz ‘öteki’ paradigmada ise dert farklıdır

. Anlatı, yönetmen ile izleyicinin paylaştıkları bir hayret, dehşet ve temaşa

dünyasına sıçrayabilmeleri için bir tramplen işlevi görür ve bu niyetle inşa

edilir.  Ancak bunun ötesinde Argento ile Hitchcock sinemaları arasında

ortak noktalar da yok değil ve zaten Argento özellikle kariyerinin ilk

yıllarında “İtalyan Hitchcock’u” olarak nitelendirilmişti. Argento

filmlerinin neredeyse tamamına yakınının odağını algının

(görsel ve/veya işitsel) sorunsallaştırılması oluşturur ki

Hitchcock’la (özellikle Vertigo’yu düşünün) paralellik

buradadır. Görülen (ve/veya duyulan) şey, bunun nasıl

algılanmış olduğu ve bu algı ile gerçek arasındaki açı

sorunu, Argento filmlerini baştan sona kaplar. İlk filmi

olan Kristal Tüylü Kuş’ta (L’ucello dalle piume di cristallo,

1970) bir turist, camdan iki kapının arasına sıkışır ve bir

cinayet teşebbüsünü parça buçuk görür.

Film boyunca aklına sürekli bir şey takılacak, fakat

bunun ne olduğunu filmin sonuna kadar çıkaramayacaktır.